Merhabalar! RSS İmge, RSS Kitap ve RSS Efsun kardeşi olarak Rıza Selçuk Saydam 'ın izlediği filmler hakkında yıllar sonra da geri dönüp bakabileceği derkenar olması amacıyla kurulmuştur.

The Hurt Locker

Puan: 7/10 | Türkçe: Ölümcül Tuzak | Bildiğiniz gibi Oscar ödüllü film, bu sebeple filmi izledim. Anlamlı, mükemmel derin içerikli sözler barındıran Amerika’nın bir iç eleştirisi diye nitelendiriyorum. Biz niye buradayız sorusunu içersinde barındıran bir şekilde ‘Burada bize ne olacak?’ sorusunu hissediyorsunuz bangır bangır. Full Metal Jacket ‘i de izleyenler bunun Amerika için ilk olmadığını hissedeceklerdir. Altında ezildiği, geçmişte yapılmış benzer konulu bir film var. Aynı milletin, aynı şekilde, aynı anlamları barındıran. İroni midir bu yoksa Amerika’da sessiz kalanların her yüzyıl sesini duyurabilme çabası mı bilemiyorum ama ters giden bir şeyler var. Fragman izleyin..

Raging Bull

Puan: 9/10 | Türkçe: Kızgın Boğa | Robert De Niro ‘nun başrolde olduğu, Jack La Motta ‘nın hayat öyküsüdür bu. İzlemekte geç kaldığım, fakat filmin anlamından bir şey kaybetmediği gerçeğiyle yüzleştiğim doğrudur. Filmin sıradışılığı bir dram hikayesinde herangi bir kimseyi haklı çıkartma çabası olmadan, doğal bir şekilde ilerlemesi. Filmin sonunu söylemem (korkamyın söylemeyeceğim) sizin alacağınız hazza etki etmeyecektir.

Gördüğüm en iyi oyunculuk, rolüne kendini böylesine kaptırma (Robert De Niro ‘nun film için 1 yıl boks eğitimi almış olması, filmin ileri sahneleri için 4 ay ara verilip tam 20 kilo alması .. ayrıca role kendini öylesine kaptırıp jake la motta ‘nın kaburgasını zedelemesi ve joe pesci ‘ye attığı yumrukla -ki filmde bu sahne var- kaburgasını kırgıması) ile Oscar ‘ı harbiden hakeden bir baş yapıt.

Sahneler arası öyle tezat geçişler varki, spoiler olmasın diye kendimi zor tutuyorum ama filmin geride bıraktıklarını taşımak gerçekten çok zor. Bu filmde bulduğum tek kusur karakter çevresini genişletmemesidir. Yani bir hayat hikayesi yerine, yaşamda birlikte yürüdüklerinin de hayat hikayesinin sonunu görmek isterdim.

Nadirdir bu kadar duyguyu bir arada yaşatabilen film ve bu kadar net yansıtabilmek ise gerçekten usta işi, ya hep ya hiç mantığıyla senaryo, yönetmen ve oyunculuk anlamında herkesin tam güç olayın içinde olduğu bir film.

Şiddetin bana bu kadar itici ve duygusallığın, kıskançlığın bu kadar baskın geldiği nadir anlardandı. Bir Martin Scorsese filmi.

Not: Filmi yeni izlememin vermiş olduğu heyecandan ötürü halen kalbim hızlıca atmakta ve yukarıda anlamsal bir takım bozukluklar varsa filmin etkileyiciliğine verin.
Fragman izleyin..

Bal


Puan: 10/10 | Hani bir filmi izledikten sonra yanınızdaki kişinin beğenip beğenmediğinizi sorduğunuzda içtenlikle ve dolayısıyla gözleriniz parlayarak kesinlikle beğendim dersiniz ama beğendiğiniz imgeler topluluğunu anlatamazsınız ya işte benimkisi de bu sefer öyle.

YUSUF ÜÇLEMESİ

BAL üçlemenin üçüncü filmi. “Yusuf Üçlemesi” fikri çok eskiden yazdığım bir senaryoyu yeniden ele aldığım bir sırada oluştu. Bu senaryo aslında üniversite çağındaki Yusuf’u anlatan Süt’ün hikayesiydi. Yusuf karakterini ayrıntılandırırken bu genç adamın bir yetişkin olarak geleceği (Yumurta) ve küçük bir çocuk olarak geçmişi (Bal) üzerine düşünmeye başladım. Bu düşünceler üçlemenin doğmasına neden oldu. Filmleri yapmaya Yumurta ile başladım, belki de karakteri kabuklarından yavaş yavaş soymak ve onun “özüne” varabilmek içindi bu. Üçlemeye uzun bir flash-back de diyebilirsiniz. Fakat bunlar dönem filmleri değiller. Hepsi günümüzde Türkiye’sinde farklı coğrafyalar, ilişkiler ve ekonomik şartların içinde geçiyor. Bana zaman zaman üç Yusuf’un da aynı adam olup olmadığını soruyorlar. Filmin gizemini, karakterin sırlarını, filmler arasındaki dolaylı ve direk ilişkileri ifşa etmemek için buna cevap vermemeyi tercih ediyorum.

Fragman izleyin..

The Great Escape


Puan: 8/10 | Türkçe: Büyük Kaçış | 1943 yılında Almanlar yüksek güvenlikte savaş esirlerinin tutulduğu bir hapisane olan Stalag Luft III en becerikli kaçış ustalarını içeride tutacak şekilde tasarlamıştır. Ve özgürlüklerini kazanmak için işe koyulurlar.

Zekanın ön planda tutulduğu bu tarz filmler her zaman ilgimi çekmitir. Hele ki tarihi bir gerçekse tadından yenmez derim. Böyle filmlere bakış açımda ufak bir tereddüt de bulunur. Örneğin zekasal suç ilenen filmleri zevkle izlesem de acaba bundan hoşlanmam normal mi diye kendime sorarım zoraki. Fakat bu filmde doğru olduğuna inandığım şeyi, zekanın gücü ile yapmaları benim asıl önem verdiğim şey.

Filmle ilgili tek parmak basmak istediğim nokta sıkı yönetimin olduğu söylenen bir esir kampındaki askerlerin pek kibar, pek görevlerini yapan olmaları. Nazi dönemi kamplarında bu kadar rahat etiklerini pek görmedim. Filmin bu konuda zayıf olduğunu düşünüyorum. Kampların psikolojik baskısına değinmemişler diyebileceğim kadar az görüyoruz filmde. Ama gerçekciliği de kaybetmemeleri ve olağanüstü bir destan yerine ne pahasına olursa olsun mesajını vermeleri çok yüce. Fragman izleyin..

Clash of the Titans

Puan: 7/10 | Türkçe: Titan Savaşları | Bu film başlangıç olarak beni gerçekten çok etkiledi. İnsanoğlunun varlığından kesin olarak haberdar olduğu tanrılara ‘Artık yeter!’ demesi ne kadar etkileyici, ne kadar da cesurca! Gel gelelim bu güzel mantığın çevresini ki mantık da eski Yunan destanlarına dayanıyor -kastettiğim film yapımcılarının hayal gücüne değil, dolduramamışlar. Güzel aksiyon sahnelerinin yanında filmin sonlarına kadar yarı tanrı bir insanı güçsüz gösterme hakim, ünlü oyuncuları kullanmaları (yeni bir yüz yeni bir heyecan demek, ayrıca Zeus karakteri çok iyi canlandırılmış), insanoğlunun başlattığı bir savaşın sonuç kalması ve destanın başlangıç mantığı hariç hiçbir ayrıntısına sadık kalınmaması beni üzdü. Warner Borss’a filme 3D efekt kattığı için ve aksiyon sahneleri için de yapımcılara teşekkürler. Fakat anlam olarak sınıfta kaldınız, bu film böyle bitmemeliydi. Bu film ‘onlardan’ olmamalıydı. (Filmi beğendiğimi fakat daha da iyi halde, bir şaheser ortaya koyulabilecek konu olduğunu vurgulamak isterim.) Fragman izleyin..

The Great Dictator

Puan: 6/10 | Türkçe: Büyük Diktatör | Charles Chaplin ‘in sesini duyduğum ilk film! Afişe dikkat ederseniz özellikle ‘He talks’ yazan afişini koydum siteye. Daha yeni yeni kullanılan teknik, usta oyuncunun filminde geniş bir durağanlığa neden olmuş. Sahneleri dramatikleştirmek adına bir çok gereksiz an tekrarlanmış, Hitler’i taklit etmesi belirli bir noktadan sonra sıkıcı geliyor. Hatta öyle ki filmi 1 haftada her gün ufak ufak izleyerek anca bitirdim. Filmi ayırılan bütçeye, oyuncu kadrosuna, ciddi emek gerektiren sahnelere rağman beğenmedim. Bu filme 6 puan vermemin tek nedeni final konuşmasıydı. Gerçekten anlamlı bir konuşma ve aşağıdan izleyebilirsiniz. Filmin can alıcı, zihnime kazınacak noktasıdır. Fragman izleyin..

Alice in Wonderland

Puan: 7/10 | Türkçe: Alis Harikalar Diyarında | Johnny Depp, Helena Bonham Carter gibi beğendiğim oyunların yanında gayet yerinde karakter seçimleriyle çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım bir hikayenin 3D olarak karşıma çıkması beni önyargılarımdan ardırırak sevindirdi. Senaryoya ne kadar bağlıydılar, ne kadar yansıtılabildi gerçekten tartışılır. Puan kırmamın nedeni zaten bu fakat ben bu farklı duyguyu tadmaktan gerçekten memnundum. Lewis Carroll başta olmak üzere emeğe geçen herkese teşekküler. Keşke imkan olsa da dublaj izlemiş olmasaydım. Bir çok yerde dudakların oynaması aşırı derecede uyumsuzlaşmış. Son olarak çocuk filmi olmadığını da eklemek isterim. Kimi sahneler gerçekten çocukları aşan boyutlarda. Fragman izleyin..

Çok Filim Hareketler Bunlar (BKM)

Puan: 4/10 | BKM mutfağın ‘Çok Güzel Hareketler Bunlar’ adlı TV programının filim olmuş hali. Neden film değil de filim olmuş anlamış değilim, zaten neden para verdiğimi de anlamadım. Gerçekten evimde oturup aynı kalitede olanına TV’den erişebilirdim. Yine TV’de olduğu gibi bir takım küçük senaryolardan oluşuyor, sunan çocuk sürekli sağdan soldan yürüyor geliyor, bir sonrakinin tanıtımını yapıyor ve filmin tüm havasını bozuyor. Ersin ‘in komik olma çabaları ve rol yapamama, tamamen şivesel özellikleri ön planda. Tek farkı çok para vermişler, efekt yaptırmışlar. Onun da gözünü çıkarmışlar ayıptır söylemesi. Başarılı oldukları bir çok sahne var, özellikle hocaları Yılmaz Erdoğan’a atıfta bulunarak Vizontele’ye benzer bir sahne çekmeleri gerçekten hoşuma giden yerlerinden ama BKM’den biz TV’de kısa şeyler yazıyoruz, imkan yok ama şimdi sizler için tam bir film yazdık diyerek karşıma çıkmasını isterdim. Ayrıca aşırı derecede cinsel ögelere yönelme

Oyun dediğin belirli bir kimliğe bölünmemeli. Sürekli aynı karakterin skeçlerini yazmaları, belirli bir popülerliği kaybetmemek isteyişi ve onun üzerine gitmeleri, kendi kimliklerini zedeliyor.

Genel olarak yorumum bir film olarak yetersiz olduğunu yönünde. Fragman izleyin..

The General

Puan: 8/10 | Türkçe: General | Sürükleyici ve zamanın şartları düşünüldüğünde de gerçekten bir başyapıt olduğu hissedilebilecek, 1926 ‘da çekilmiş bu film Buster Keaton ‘un şaheseri. Yıl 2010 olmasına rağmen böylesine filmler izleyemiyoruz. Saf duyguların, zekice senaryonun ve insanı bu kadar içten güldüren ögelerin oluşturduğu bu filmi herkesin izlemesini dilerim. Buster Keaton ‘ın izlediğim 2. filmi ve artık kendisinin tam bir hayranıyım, halen kimi sahneleri nasıl oluyor da bu kadar karmaşık ve beceri isteyen sahneleri çekebiliyorlar, bu nasıl bir yetenektir anlayamıyorum, saygıyla eğiliyorum. Fragman izleyin..

Dersimiz Atatürk

Puan: 10/10 | Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Atatürk’ü konu alan filmlere bir sonraki filme yol açması nedeniyle 10 üzerinden 10 puan veriyorum. ‘Dersimiz Atatürk’  Turgut Özakman’ın senaryosunu yazdığı, yetişkinlerden çok çocukları hedef alan Atatürk ‘ün hayatının hızlı mı hızlı bir özeti. Bu özette bir çok kilit noktayı belirtmiş olabilmeleri önemli, Atatürk’ün kişiliği , zaferleriyle  ve fikirleriyle tanıtmaya amaçlamaları gerçekten mantıklı.

Hedef kitle belirlenerek oluşturulmuş bir film. Daha çok ilkokul ile ortaokul diyebilirim hedef kitleyi tanımlarken. Bu kitleye hitap etmenin zorlukları aşikat ve bu zorlukları yenebilmek adına, genç izleyicinin dikkatini toplayabilmek adına başarısız, zoraki bir çocuk topluluğu da filmde rol alıyor. Hatta kimi karakterlerle aşırı derecede ilgilenilmiş. Bu çocukların ve çocuklara sunum yapan dedenin seçiminin yanlış olduğunu, kesitlerde yer alan bir çok canlandırmanın da içtenlikten uzak bir şekilde basit olduğunu, mekanların bugünkü hallerini tanıtırken kameranın aşırı derecede hızlı hareket ettirilmesini ve sürekli nesnelere, sonra da yüze, sonra yine nesnelere odaklanan kameranın bu olay yinelendikçe sinir bozucu hale gelmesi, çeşitli rol hataları ile yeterince üzerinde durulmamış bir film olarak kendini gösteriyor.

Dikkat ettiğimizde filmde defalarca yinelenen bir tarihi çarptıranlara karşı söz söyleme çabası var. Bunu da anlamsız buluyorum. Hedef kitleyi göz önünde bulundurarak tüm senaryosu oluşturulan bir yapıtta bunu defalarce yinelemenin anlamı olamaz, gereken yerlerde onların çarpıttığının doğrusunu çeker ve vurgularsın, arka plandan yergi yapmış olursun, film kendi başına senin bu anlamsız serzenişinden daha güçlü bir şekilde kendini savunabilir.

Turgut Özakman’ın kitaplarını okuyanlar, kitaplarında vurguladığı noktaların filmselleştiğini fakat yazarken okuyucusuna verdiği duyguyu filmde veremediğini hissedeceklerdir.

Küçüklerimizi sıkmadan, onlara Atatürk’ün fikir yapısını tanıtmak için de mükemmel fırsat olduğunu belirtemeliyim. Umarım daha güzel filmlerin çekilmesine vesile olur.

Not: Yazarken aklıma gelmemişti fakat daha sonra yemek yerken TV’de kendisini gördüm. Uğur Dündar .. evet! Bu filmde alakasız bir biçimde Uğur Dündar da yer alıyor ve boş beleş konuşup ayrılıyor. O kadar çocuğun arasında dayanamayıp güldüğümü itiraf etmeliyim. Fragman izleyin..